Gökten sancağımız iner.Altında melekler döner. Resul ümmetini bilir, Bu mübarek Cuma günü.
Arşın kubbelerine adı nurla yazılan İsmi semâda AHMED yerde MUHAMMED olan Yedi katlı göklerde Hak cemalini bulan Evvel ahir yolcusu ya Hz.MUHAMMED (s.a.v.) Duanız kabul, ameliniz makbul hizmetiniz daim olsun.
Söyle neden susuyorsun, Bu suskunluk çaresizlikten mi? Yoksa uyulması gereken bir edep den mi? Ya da kelamsızlığın hüküm sürdüğü bir bahada mısın? Belki de heybende durumunun izahına uygun söz kalmamıştır. Ve yahut faniliğin yorgunluğu sinmiş iyiden iyiye lal diline. Şimdi susma haykır, avazın çıktığı kadar Sevgilerini, kırgınlıklarını, umutlarını, hayallerini… Bir sonraki vakte ertelediğin tövbelerini, Helallik alman gerekenlere seslensene, Hadi Sevdiklerine gel desene, Ya da seni bekleyenlere gelmiyorum. Çığlıklara bürüsene pişmanlıklarını, Gidişinle bom boş kalacak avlulara, İçten içe ettiğin ahları yankılandırsana… Söyle neden bakmıyorsun, Kör kuyuların derinliklerine mi saldı gördüklerin? Pişman mısın, yoksa maddedeki manayı görememekten? Oysa baktıkların göreceklerinin bir yansıması değil miydi? Ya da ferini mi kaybetti gözbebeklerin, Göz kapaklarına ağır mı geliyor artık fanilik. Yoksa derin uykuya mı teslim ediyorsun benliğini. Şimdi baksana hayran hayran baktıklarına Sana kalır sandığın dünyanın semasında gezdirsene gözlerini Dünyalıklara döktüğün onca gözyaşını bir kez de kendine akıtsana Meftun olduğun tan ağarışında, seher kızıllığında kaybolsana Adımlarınla aşamadığın mesafeleri gözlerinle aşsana Sevdiğinin gözlerine dalıp unutulmamayı haykırsana Suskun diline inat, lugat bilmeyen gözlerini konuştursana…
Söyle neden duymuyorsun Bu güne dek duyduklarından mı korkuyorsun? Ya da duymak istemediklerin mi kaldı geride? Yoksa sessizliğin koylarında mı arıyorsun kaybettiklerini? Sessizlikte kendini mi buluyorsun? Şimdi aç kulaklarını dinle son söylenenleri, Arkandan yakılan ağıtları, gidişinin yüreklerdeki yankılarını Yüreğine dokunduklarının yürek yakan hitaplarını Kendine itiraf edemediğin pişmanlıklarını Seni uğurlayanların ayak seslerini Semada yankılanan sala namelerini Kubbeden senin için son kez hüzün türküsü söyleyen kuşları, Hiç değilse, başucunda esen veda rüzgarının uğultusunu duysana…
Söyle neden dokunmuyorsun, Yoksa kollarında dünyalığın mecalsizliğimi hüküm sürmekte? Ya da ellerinden bir şeyler mi dökülüp gitmekte? Dokunduklarının sızısını mı hissediyorsun derinliklerinde? Şimdi sarılsana sarılmaktan doymadıklarına, Dokunsana gözyaşlarını yüreğine akıtanlara, Veda güllerini sevdiklerinin saçlarına dolasana, Benim dediklerini yanında getirsene Yüzüne savrulan toprakları ellerinle silsene Boşlukları dolduracak duvarlar örsene Hadi ne duruyorsun seni sürükleyen ölümün ellerinden Gücün yetiyorsa bir çırpıda ellerini çeksene… Söyle neden koşmuyorsun, Dizlerindeki takatsizlik ömür maratonundan mıdır? Varılacak son noktaya mı vardın? Yoksa hayatın hengamesin den yorulup düştün mü? İyiden iyiye yorgunluğa teslim mi oldun? Şimdi koşsana sevdiklerine, Ahiretini ertelediğin işlerine harcasana tüm takatini, Kalkıp gitsene seni bırakıp gidenlerin arkasından, Kaç sana köşe bucak kaçtıklarından, Bilinmez diyarlara yürüsene arkana bakmadan, Yorulmak bilmeyen ayaklarınla iyi amellere koşup, Yakanı bırakmayacak kötülüklerden kaçabildiğince kaçsana… Söyle neden hissetmiyorsun, Son nefesin koynuna mı saldın tüm hissettiklerini? Duran kalbine mi gömdün, seninle gömülecekleri? Sessizliğinden hissediliyor, son sözün sende olmadığı, Gözlerinden görülüyor, bilinmeyen ummanın sonsuz koyları, Duymak istemeklerinde duyuluyor, amansız günün sancıları, Avuçlarına bırakılıyor, sonsuzluğa akıp giden veda duaları, Yorgunluğundan anlaşılıyor, bu yolların uzun ve çetin oldukları, Duruşundan okunuyor, herkesin bir gün yaşayacakları… Ve çok çabuk unutuluyor, her canlının muhakkak ölümü yudumlayacağı…
Namaz kılmayan kişi günlük meşgalelerin, problemlerin, kavgaların içinde kendinden habersiz bir hayat yaşar; kul olduğunu, ahiret yolcusu olduğunu ve bu dünyada misafir olarak bulunduğunu adeta unutur.
Bir başarı gösterdi mi büyüklenmeye başlar. Herkesin kendisinden söz etmesini ister; onu övmelerini, ona hürmet etmelerini bekler.
Mükemmel bir kişiliğe sahip olduğuna inanır, noksanlıkları yanına yaklaştırmak istemez.
Namaz kılan kişiye gelince, o namaza niyet ederken “Allah rızası” için ifadesini kullanır. Böylece, gerçek şerefin insanların beğenmesi, övmesi değil “Allah’ın rızası” olduğunu öncelikle hatırlamış olur.
Namaza tekbirle başlar. “En büyük, mutlak büyük, akılların idrak edemeyeceği, hayallerin ulaşamayacağı kadar büyük” ancak Allah’tır,’ der. İnsanlar arasında büyüklenme tehlikesinden kurtulur.
Sonra Fatiha suresini okur. Bu surenin ilk ayetinde, “bütün hamdin, yani bütün medih ve senaların ancak Allah’a mahsus olduğu” beyan edilir. Alimlerimiz bunu açıklarken, “Ne kadar hamd varsa, kimden gelse kime karşı da olsa,…, hepsi Allah’a mahsustur.” derler. Ve bunun, ‘elhamdülillah’ın en kısa manası olduğunu ifade ederler. Baharın güzelliğini, denizin haşmetini, semanın berraklığını, bülbülün sesini, arının balını övdüğümüzde bütün bu medih ve senalar, günümüz tabiriyle, övgüler ve beğenmeler hep Allah’a gider. Yani, biz bunları överken Allah’ın eserlerini övmüş oluruz.
Süleymaniye’nin kubbesini de övseniz, mihrabını, minberini, minarelerini de methetseniz bu övgülerin tamamı Sinan’a aittir.
Gel gör ki, kâinat sarayı ve içindekiler övülürken bu ince mana çoğu zaman unutulur. Doğrudan doğruya, o eşya methedilir.
Bu hataya düşmemek için hemen ‘Rabbü’l-alemîn’ ismi zikredilir. Bütün eşyayı terbiye eden, onları ilk önce “bir nokta, bir çekirdek, bir yumurta, bir gen şifresi” olarak yaratıp, sonra terbiye ederek kemale erdiren, insan, ağaç, hayvan,…, haline getiren Allah’tır.
İnsanın akıllı bir mahluk olarak yaratılması da bu terbiyeye dahildir. Yani, arı bal yapacak şekilde terbiye edildiği gibi, insan da bu sayısız sanatları icra edecek şekilde yaratılmıştır. Şu farkla ki, insanoğlu bu mükemmel yaratılışının gereğini yerine getirip getirmemekte serbest bırakılmıştır. Kabiliyetini yerinde kullanmasını bilenler bir çok hayırlı işler, güzel eserler ortaya koyarlar.
İnsanoğlu bu doğru tercihini bazen çok pahalı satmaya kalkar, herkesin onu övmesini, ondan söz etmesini ister.
Şöyle bir düşünelim:
“Gökyüzü, ormanlar, denizler, ovalar ne kadar güzel!
Onları seyreden gözlerimiz ne kadar mükemmel!
Bu güzellikleri ve mükemmelliği takdir eden aklımız bizim için ne büyük nimet!
Yediğimiz şeylerin tamamı ayrı birer terbiyeden geçerek önümüze konulmuşlar.
Koyun ayrı bir fabrika, otu süte ve ete çeviriyor. Daha doğrusu, otlar o fabrikada terbiye görerek et ve süt haline geliyor.
Bütün meyve ağaçları da ayrı birer fabrika gibi.
Ve toprak, bütün bu mükemmel ve muhteşem eserlerin hem mekânı, hem fabrikası.
Denizleri dolduran balıkları şöyle bir düşünelim! Hepsi sudan yaratılıyorlar. Ortada ne bir fabrika var, ne tarla, ne de bostan.
Bütün bu terbiye fiillerini hayretle seyreden insan, bütün medih ve senanın ancak Allah’a mahsus olduğunun şuuruna erer.
Namaz kılan kişi, Rahmân ve Rahîm isimlerini okurken bütün bu terbiye fiillerinin aynı zamanda kendisi için bir rahmet olduğunu düşünür ve kalbi sürurla dolar.
Daha sonra, Sure, ‘Malikiyevmiddin’, yani ‘ahiretin sahibi, hesap gününün maliki’ ismiyle devam eder.
İnsana “bu alemde tanıştığı ve faydalandığı bütün nimetlerden ve hayran olduğu her türlü güzellikten günün birinde ayrılacağını, bu dünyadan göçüp gideceğini hatırlatan bu İlahi isim, bir taraftan ölümün hiçlik olmadığını, kabirden sonra ahiret alemlerine geçileceği müjdesini verirken, diğer taraftan da bu dünya hayatının o “din gününe”, “o hesap gününe” göre tanzim edilmesini ihtar eder. Dünya yolculuğunun hesap gününe çıkacağını ikaz etmekle, ömür sermayesinin rıza dairesinde harcanmasını ders verir.
İnsan o hesap gününü düşündüğünde, ölümle terk edip gideceği insanların takdirlerine ve alkışlarına gönül bağlamanın ne kadar yersiz olduğunu bütün açıklığıyla anlar. ‘Ben ancak bütün hamd ve sena kendine mahsus olan, Rahman ve Rahim olan, beni ölümden sonra tekrar diriltip huzurunda hesaba çekecek olan Allah’a ibadet etmeli ve her türlü ihtiyacım ve sıkıntılarım için de yine ancak ondan yardım dilemeliyim,’ diye düşünür ve Rabbine doğrudan hitap ederek, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz,” der.
Allah resulü (asm.) namaz için “müminin miracı” ifadesini kullanır. Namaz kılmak üzere kıbleye yönelen insan, kalbini Rabbine teveccüh ettirmiş ve kendi miracının ilk adımını atmıştır. Bu yolculuk “iyyake...” hitabına kadar devam eder. Bu noktaya kadar mirac yolculuğunda Allah Resulünün (asm.) bütün sema tabakalarından geçmesi, Allah’ın nice rahmet tecellilerini seyretmesi, ahiret alemini temaşası bir bakıma, özetlenmiş gibidir. “İyyake…” hitabıyla sanki kab-ı kavseyn makamına çıkılmış ve Allah’a doğrudan hitap etme şerefine erilmiştir.
Böyle bir kul artık istikamet yoluna girmiştir; ama yine de Rabbinden sırat-ı müstakime hidayet talebinde bulunur. Çünkü, bu yol çok uzundur; engelleri ve tehlikeleri çoktur. İnsanı bu doğru çizgiden saptırmak isteyen nice iç ve dış düşmanlar vardır. Nefis ve şeytandan, kötü arkadaşlara; haramların dolup taştığı sokaklardan, hayvanî duygulara hitap eden zararlı neşriyata ve programlara kadar bütün engellere rağmen istikamet yolunda yürüyebilmek ancak Allah’ın, yardımıyla ve hidayetiyle mümkün olabilir.
İnsanın inancı istikamet üzere devam ettiği gibi, konuşmaları, bakışları, ticareti, sanatı, sevgisi, korkusu da aynı çizgi üzerinde olmalıdır. Kul, bütün bunları başarması için Rabbine iltica eder ve “Bizi sırat-ı müstakime hidayet et,” diye duada bulunur.
Bir başka ayet-i kerimede, sırat-ı müstakimin “peygamberlerin, sıddıkların, şüheda ve salihlerin” yolu olduğu haber verilmektedir. İnsan bu yola hidayetini dilemekle, o nurani ve bahtiyar zümrenin ardınca gitmeyi, onların izinde olmayı dilemiş olur.
Bu yoldan ayrılmanın tehlikesi büyüktür. Ya Allah’ın gazabına uğrayanlar (mağdup) grubundan veya O’nun çizdiği doğru yoldan sapanlar (dâllin) güruhundan olma tehlikesi söz konusudur.
Mümin, her iki tehlikeden de korunması için yine Rabbine sığınır ve sonunda bu duasına “âmin” der.
Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
ALLAH'A EMANET OLUN.HERŞEY GÖNLÜNÜZCE OLSUN.BAKİ SELAM VE SEVGİLERİMLE....
Eski yıllanmış bir çınarın, kupkuru bir çınarın ,kalın kabuklarla örtülü yaşlı mı yaşlı bir dalında bir gün bir yaprak filiz verir. Ya da kuru bir sarmaşık dalında,yıllanmış ve kuru, kahverengiye çalan rengiyle kabuk bağlamış bir sarmaşık dalına,bir gün yeşil mi yeşil, taze mi taze, narin mi narin yapraklar tutunur. Sarmaşık neşeye gark olur. Kuruluğu, cansızlığı gider ,yeşilliğe canlılığa bürünür. Ölümle hayat yer değiştirir. Cansızlık yerini hayata bırakır.
Bahar bir diriliştir. Haşrin müjdecisidir. Bir çiçek bir bahar kadar kolay icat edildiği gibi, bir bahar bir çiçek kadar kolay icat edilir. Bahar bir diriliştir. Her şeyin yeniden dirilmesi yokluktan varlık âlemine taşınmasıdır. Bahar insanın şu dünya hayatından sonra yeniden dirilişinin en güzel delilidir.
Kuru ,kemik gibi bir dalın ucuna hayatı takan ,rahatlıkla takan,hiç zorlanmadan takan, hem de milyonlar ağaçların dallarına takan Zât, çürümüş kemiklere de aynı kolaylıkla hayatı geri veremez mi?
Bahar sevme zamanıdır derler. Gerçekte sevilme zamanıdır. En sevgili Zât tarafından , bizleri sonsuz seven Zât tarafından ,bir baharı bir çiçek gibi elinde tutan ve bizlere uzatan Zât tarafından ne kadar sevildiğimizi anlama zamanıdır.
Bahar bir çiçektir. Rabbimizin bize sevgisini anlattığı;rahmetini ,hem de sonsuz rahmetini ifade ettiği;şefkatini, hem de sonsuz şefkatini ifade ettiği bir çiçek.
‘Sevecek kimsem yok’ diyenler.. ‘Yalnızım’ diyenler.. ‘Bir anlayanım yok’ diyenler.. ‘Bir düşünenim yok’ diyenler! Bir çiçek uzatılmış sizi bekliyor. Bir çiçek uzatılmış , ‘sizi seviyorum’ diyor. Baharın ellerinden tutun ve O’nu hatırlayın.
Bahar ,insanın Rabbi tarafından ne kadar sevildiğini anlama mevsimidir.
Mustafa Ulusoy
HER GÜNÜNÜZ BAHAR SEVİNCİ TADINDA MUTLU HUZURLU GEÇER İNŞ...
Allahü teâlâ insanı eşref-i mahluk olarak, yani yaratılmışların en şereflisi olarak yaratmıştır. Diğer mahluklara vermediği pek çok üstünlüğü insanlara vermiştir.
Mesela, insan dışında hiçbir canlı gülemez, gülümseyemez. Hayvanlar açlıkla, acıyla bağırabilirler; ancak yalnızca insan gülebilir, Tebessüm edebilir.
İnsan, Allahü teâlânın bu ihsanını, nimetini huy edinmesi, yani her zaman güler yüzlü, tebessümlü olması gerekir. Hadis-i şerifte, “Hayrı, iyiliği, güzel yüzlülerin yanında arayınız!” buyuruldu. Bunun için sermaye de gerekmiyor.
Çünkü, mal ile para ile yapılacak bir şey değildir. Mal ile memnun etme de bir yere kadardır. Bunun için, hadis-i şerite, “Mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dil ile, güzel ahlakla memnun etmeye çalışınız!” buyuruldu. Çatık kaşlı, sert bakışlı kimseden pek hayır, iyilik sadır olmaz. Hadis-i şerifte, “Mümin kardeşinin yanında suratı asık durana melekler lanet eder.” buyuruldu. Meleklerin lanetlediği kimseden nasıl hayır sadır olsun!
“BU DA GEÇER YA HU!”
İnsanlara, iyi, faydalı olabilmesi için insanın kendini gülümsemeye kendini alıştırması, hatta şartlandırması lazımdır. Bunun için de kendine zaman zaman şunları söylemesi, yapması lazımdır:
Hiçbir zaman asık suratlı olmayacağım. Çünkü, kendisini çok ciddiye alan bir insan kadar gülünç bir şey yoktur. Dünyada herşey gelip geçici; hayal. Gerçek olan sadece ahıret. Bunun için en ciddi, en sıkıntılı şeylerin de geçici olduğunu unutmayacağım.
Gözlerimden yaşlar akıtacak kadar beni kızdıran insanlar ve olaylar karşısında da Tebessümü elden kaçırmayacağım. Ne zaman keyfim kaçacak olsa, derhal aklıma gelecek kadar güçlü bir alışkanlık hâline gelinceye kadar, şu sözü tekrarlayacağım. Bu söz beni her türlü çapraşık durumdan çıkartacak ve hayatımı dengede tutacaktır. Bu söz: “Bu da geçer ya hu!” sözüdür.
Çünkü dünyevî olan her şey gelip geçicidir. Yüreğim daraldığı zaman, bunun da geçeceğini düşünerek teselli olacağım. Başarı ile sevindiğim zaman, bunun da geçici olması nedeniyle kendimi uyaracağım. Fakirlikten boğulduğum zaman, kendime bunun da geçici olduğunu söyleyeceğim. Zenginlik içinde yüzdüğüm zaman da kendime bunun geçici olduğunu söylemeliyim. Evet, asırlardır ayakta duran, sarayları, köşkleri yapanlar nerede? Yaptırdıkları sarayların bahçesinde gömülü değil mi? Ve bir gün bu saraylar da yok olup toprağın altına gömülmeyecek mi?
Bugünü gülücüklerle, tebessümle tamamlayacağım. Bugünün mutluluğunun tadını bugün çıkaracağım. Çünkü o, kutu içinde saklanabilecek bir tohum değildir. O, şişede saklanacak ilaç da değildir. Yarın için biriktirilemez. Bu tohum aynı gün ekilmeli, hasadı aynı gün yapılmalıdır.
Bugün başarısızlıklarıma güleceğim ki, yeni düşlerim kaybolsunlar. Başarılarıma güleceğim ki, gerçek değerlerine büzülsünler. Kötülüklere güleceğim ki, ben tatmadan yok olsunlar. İyiliklere güleceğim, büyüyüp bollaşacaklar. Her gün, yalnızca gülerek başkalarını güldürdüğüm zaman, zafer olacaktır. Her gülümseme bir altınla değiştirilebilir ve yürekten sarfettiğim her güzel söz kaleler inşa eder.
Gülebildiğim, Tebessüm edebildiğim sürece gönlüm aydınlık olur. Yalnızca gülerek ve mutlulukla gerçek başarı hâline gelebilirim. Emeğimin meyvelerinden, yalnızca gülerek ve mutlulukla zevk alabilirim. Başarıdan zevk almak için mutluluğa sahip olmalıyım ve gülücükler dağıtmalıyım. İnanıyorum ki, ancak o zaman mutlu ve başarılı olacağım... Şu sözleri kendime slogan edineceğim:
Gülümsemesini bilmek, iki cihan mutluluğuna sebep olur.
İslamiyet, sevgi, güler yüz, tatlı söz, dürüstlük ve iyilik dinidir.
Rahat etmek için, düşmanınıza iyilik edin, hediye verin. Kırıldığınız arkadaşınıza iyilik edin, sıkıldığınız insana güler yüz gösterin.
Bir kimsenin veli olduğu; tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile anlaşılır. Nitekim hadis-i şerifte, “Mümin kardeşinin yüzüne Tebessüm etmek sadakadır.” buyurulmuştur.
HERŞEY GÖNLÜNÜZCE OLSUN .ALLAH YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN...